Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Tuva-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkurdistan-Rusya
Hakasya-Rusya
Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Karakalpakistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan-Azerbaycan
İran
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Kırım
Moldova
Gagauzya
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Kosova
Arizona-ABD
Los Angeles-ABD
Washington-ABD
Alaska-ABD
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1253205
Bugün : 814
Günümüz Türkiye`sinde Irkçılık-Etnisite ve Milliyetçilik

 Mustafa Aksoy

  

Kürtlerin ve Ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez. Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır...`` (Mr. Hohler`den Mr. C. Kerr`e, 27 Ağustos 1919).

 

Irkçılık kavramı ikinci dünya savaşında Hitler ve diğer sömürgeciler vasıtasıyla kirletilince onun yerini yavaş yavaş etnisite kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Diğer yandan gelenekten, geleneksel bakış açısından uzaklaşma ve modernizm anlayışı ırk ve etnisite kavramlarının kullanılmasında etken olmuştur. Bu süreçte Türkiye`de de etnisite kavramının, modernizm, demokrasi, çağdaşlık kavramlarıyla beraber kullanılması adeta moda olmuştur.

 ``Doğa bilimlerinin gelişmeye başladığı 17. Yüzyıldan önce bilimsel bir ırk kuramının varlığından söz etme olanağı yoktur``[1]. Bu bağlamda ırk kavramı sosyal bilimlerin diğer birçok kavramı gibi aslında batının doğu toplumlarına hediyesidir.

Bu konudaki ilk çalışmalar, yani ırk kavramı ve teorileri şöyle başlamıştır: Kapitalizmle paralel, sosyal bilimlerin gelişmesine bağlı olarak, ilk defa antropolog François Berner 1684 yılında ırk kavramını tanımlamaya girişmiştir. Friedrich Blumenbach ise 1775`de ilk defa insanları renklerine göre sınıflandırmıştır. Biyolojideki gelişmeler ve Darwin`in çalışmaları ise ırkçılığa önemli katkılar yaparak ırkçı anlayışın kabul görmesinde ve yayılmasında etkili olmuştur[2].  

Günümüzde Türkiye`de ilginç bir durumla karşı karşıyayız.  Örneğin Türkçülüğü savunmak ırkçılık kabul edilirken, Kürtçülüğü savunmak demokrasi severlik veya ileri demokratlık olarak kabul görmektedir.  

Küçük bir Türkçü grubun Türk kavramını bir ırk olarak kullandığı bilinmektedir Fakat  Türk kavramı bazılarınca sanıldığı gibi bir ırkın adı olmayıp, tarihi süreç içinde var olmuş kültürel bir yapıyı ifade eder.

Örneğin Türkçü düşüncenin önemeli temsilcilerinden Arsal, ``antropolojik manada ırk zoolojik bir mefhumdur. Millet ise, sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanan bir kavramdır``[3] derken Gökalp, ``Türkçülüğün Esasları`` adlı eserinde ``Türkçülük Nedir?`` başlığında

-Irkî Türkçüler

-Kavmî Türkçüler

-Coğrafi Türkçüler, sınıflaması yapıp, bunları tartıştıktan sonra, ``Kültürel Türkçülüğü`` savunarak ``içtimaî seciyelerin mecmuu olan milliyetle`` ırk kavramının hiçbir münasebetinin olmadığını ve olmaması gerektiğine vurgular. Ona göre ``ırk kelimesi esasen mevaşi fenninin ıstılahlarındandır``*. Bu nedenle o ``millet, ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafi, ne siyasi, ne iradî, bir zümre değildir``, dedikten sonra, aynı terbiyeyi almış insanların meydana getirdiği en büyük sosyal yapıyı millet olarak isimlendirmiştir[4]. Ayrıca bazılarının iddia ettiklerinin aksine Gökalp`e göre ulus milletin karşılığı değildir. Gökalp`e göre millet ulustan sonra gelir. Başka tabirle ona göre millet olma yolundaki halka ulus, millet olma sürecini tamamlamış halka da millet denir.

Türk milliyetçileri  ``millet ırkî bir zümre değildir`` diyerek milleti, siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal bir organizasyon olarak tanımlar. Durum böyle olmakla beraber günümüzde Türkçü-milliyetçi bakış açısına sahip olanlar, ``ırkçı, inkârcı, kafatasçı`` olarak adlandırılıp, yargılanırken, dilden hareketle ırkçılık yapanlar ise demokrat, insan hakları savunucusu olarak algılanmaya başlanmıştır. Oysa milliyetsiz ve devletsiz insanlar için o kavramların hiçbir önemi yoktur. Aslında milliyeti ve devleti olmayanların demokrasisi ve insan hakları da olmaz.

Günümüz Türkiye`sinde Türkçülüğün önemli eleştiricilerinden ve Kürtçülüğün savunucularından Türköne,  13 Kasım 2007`de yayınlanan makalesinde şöyle diyor: ``Mustafa Akyol, su gibi akıcı `Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek` başlıklı kitabına Cemal Gürsel`den bir alıntı yaparak başlıyor. 27 Mayıs Darbesi`nin hemen ertesinde yayımlanan `Doğu İlleri ve Varto Tarihi` isimli kitaba, devlet başkanı sıfatıyla yazdığı takdim yazısında Gürsel, `Dünya üzerinde `Kürt` diye adlandırılabilecek müstakil hüviyetli bir ırk yoktur` diyor. Onların gerçekte `Doğu Türkleri` olduğunu söylüyor. Bugün Kürtlerin `müstakil hüviyetli bir ırk` olup olmadığını kimse tartışmıyor``[5].

Milleti ırk olarak tanımlamak hiç bir ilmî gerçeklikle açıklanamaz. Diğer yandan Kürtleri ayrı bir ırk olarak değerlendirenlerin genelde ırk`a göre daha az tepki uyandıran etnik kavramını kullandıkları bilinmektedir.

Aşağıda yapılan alıntıda da görüldüğü gibi etnik kavramı ile ırk kavramı adeta iç içe geçmiş durumdadır, yani bu iki kavram birbiriyle örtüşmektedir: Etnik (ethnic), ``Bir kabile. Bir ırk ve benzeri. Etnik gruplar veya etnik azınlıkların coğrafi varlığı genellikle uzun ömürlü, nesillerin aşan kompleks kan bağlarına, ortak kültüre, dini benzerliğe ve coğrafi aidiyete bağlıdır. Bir etnik gruba mensubiyet siyasal kurumlar temelinde değil, kan ilişkisi, dil ilişkisi ve din bağlılık temelinde tanımlanır``[6].

Aslında burada düşünülmesi gereken bir başka konuda sosyal bilimlerde ``sosyal grup`` kavramı olmasına rağmen onun yerine neden, niçin ve hangi gerekçeyle ``etnik grup`` kavramının özellikle 1970`lerle beraber kullanılmaya başlamasıdır. Diğer yandan bu konudaki bir başka sorun da etnik grup kavramını kullananların, bu kavramın sosyal grup kavramıyla olan ilişkisini, yani fark ve benzerliğini açıkça ifade etmemeleridir.

 ``Kürtlerin müstakil hüviyetli bir ırk`` olup olmadıkları konusuna girmeden önce eleştirilen esere nasıl art niyetle yaklaşıldığını, okuyucuların gerçeklerle tanışmalarının nasıl engellendiğini, aydın denilen veya öyle bilinenlerce halkın nasıl yönlendirildiğine görmek için söz konusu kitap hakkında bazı bilgiler vermede fayda vardır.

M. Şerif Fırat`ın ``Doğu İlleri ve Varto Tarihi`` adlı eserinin ilk baskısı, Şaka Matbaası tarafından İstanbul`da 1948`de yapılmış olup, yazarın eserindeki önsözünün tarihi15 Şubat 1945`dir. Yani yazar eserini 15 Şubat`ta bitirmiş veya bu tarihlerde matbaaya teslim etmiştir.

Cemal Gürsel ise yazdığı önsözde eserin ikinci baskısı olduğunu söylediği gibi kitabın künyesinde de ikinci baskı olduğu belirtilmiştir.  İkinci baskıda da yazarın 15 Şubat 1945`de yazdığı önsöz olduğu gibi kullanılmıştır.

M. Şerif Fırat, 1 Temmuz 1949 öldürüldüğü ve eseri basıldıktan sonra hasımlarınca toplatıldığı için (Söz konusu eserin 1948`de ilk basımı yapılan orijinal baskısı için yandaki fotoğrafa bakınız.) eser hakkında konuşanlar, Cemal Gürsel`in önsöz (sayfa 3-4) yazdığı 1961`de ikinci baskısı yapılan eserden söz ediyorlar. Bu eser art niyetten uzak incelendiğinde Gürsel`in ön sözünden sonra M. Şerif Fırat`ın orijinal ön sözünün başladığını (sayfa 5-6) ve ön sözün sonunda15 Şubat 1945 Muş İli Varto İlçesi Kasman Köyü M. Şerif Fırat yazdığını görürlerdi.

Söz konusu o eserin sipariş usulü yazıldığını söyleyenlerin Cemal Gürsel`in belirttiği ``...bu eserin, bütün Türk aydınları tarafından okunması büyük faydalar sağlayacaktır``[7] sözlerine dikkat alarak,  eserdeki görüşleri anlamaları ve çözüm üretmeleri beklenirdi. Ancak bu beklentinin tamamen tersi olduğu alıntılardan anlaşılmaktadır.

Ayrıca söz konusu eserin ikinci baskısında Gürsel`in ``dünya üzerinde `Kürt` diye adlandırılabilecek müstakil bir ırk yoktur. Kürtler, yalnız vatandaşımız değil, soydaşımızdır da``[8] ifadesindeki ``soydaş`` ile ``Kürt diye bir ırk yoktur`` ifadelerini eleştirenler o kavramları anlamış olsalardı Kürtlerin ayrı bir ırk olduğunu savunma yanlışlığını yapmazlar ve milletle ırkın aynı olmadığını fark ederlerdi.

Kürtlerin ayrı bir ırk olduğunu söyleyenler millet ile ırk arsında büyük farklılığı görmezden gelenlerdir. Aslında onlar bir bakıma demokrasi havariliği adına ırkçılık yapmaktadırlar. Eğer mikro anlamda ırk kavramını irdelersek ya Hz. Adem ile Hava`dan ya da maymundan türediğimizi kabul etmek zorundayız. Sorunumuz ırk sorunu ise hepimiz aynı ırktanız.

Diğer yandan Kürtlerin ayrı bir ırktan olup olmadıkları konusunda Kürt milliyetçileri arasında dahi çok farklı görüşler mevcuttur. Örneğin Doğu kökenli olan ve Kırmançca bilen Aras yazdığı bir makalede: ``Diyarbakır ve Urfa dolaylarında yakın çevre köylerinden şehre elden yoğurt yumurta yağ getirenler barajilerce (şehirli) `Kirmanç` olarak adlandırılmaktadır. Yine Doğu Beyazıt`ta kasabalılar tüm köylülere (ağalar da dâhil) `Kirmanç` demektedirler... Aynı şekilde Doğu`daki `Torun` ve `Mirekler (şecereli veya asil ağalar) tüm halka `Kirmanç` demektedirler... Yörede `Kirmanço` ise, daha aşağılayıcı anlamında kullanılır``[9] der. Yani yukarıdaki ifade de Kirmanç, Kürt karşılığı ve bir sıfat olarak kullanılmıştır. Bu anlayış bütün Kürtçe sözlüklerde de aynı şekildedir. Siyasi ve ideolojik endişelerden uzak, Zazaca ve Dersimce (Dimilice) konuşanlardan hiçbiri ise Kürtlüğü kabul etmez.

Kürt milliyetçileri genel olarak atalarını Medlere, Ermenilere, Asurîlere, Babîllere, Sümerlere ve Farslara bağlarlar. Dolayısıyla ortak ata konusunda birbirlerinden farklı görüşlere sahiptirler.

Kürtlerin coğrafî-tarihî vatanları olarak da Fırat ve Dicle arası, Urumiye bölgesi, Hazar civarı ile Horasan bölgesi gösterilir. Hatta bir kaynakta Doğu Anadolu için Batı Ermenistan olarak ifadesi kullanılmıştır[10].  Doğu ve Güneydoğu Anadolu hakkında ``Batı Ermenistan ve Batı Ermenileri Sorunları Araştırmalar Merkezi``nin internet sitesinde bölgenin tarihi, insanları ve yer adları hakkında ilginç bilgiler vardır[11]. Ayrıca M. Kalman tarafından, Doğu Anadolu için ``Batı -Ermenistan toprakları Doğu Anadolu Bölgesi olarak adlandırılmıştır``[12]  diyerek, Ermenilerin Doğu Anadolu hakkındaki tarihi iddialarını desteklemiştir.

Türkiye`deki bir başka sorunda bir çok araştırmacının ve akademisyenin savundukları görüşlere paralel yayın yapan yayınevlerinin eserlerinin içeriğinden haberdar olmamalarıdır. Örneğin Kürt milliyetçiliğinin önemli savunucularından Nikitin, ``...Kardoukhoi`ler  [Kardukların], Kürtlerin kesin atası olduğu genellikle kabul edilmiştir... Th. Nöldeke gibi M. Hartmnn, Weissbach gibi doğubilimciler, dilbilimsel nedenlerle, Kürt ve Kardu biçimlerinin eşanlamlı sayılamayacağını kanıtlamışlardır``[13] der. Kürt kelimesinin Karduk kelimesinden geldiğini İslam Ansiklopedindeki ``Kürtler``[14] maddesini yazan Minorsky olup o 1938`de Bürüksel`de yapılan XX.  Doğu Bilimciler Kongresi`nde sunduğu bildiride Kardukların Kürtlerin ataları olduğu görüşünü terk ederek, Kürtlerin atalarının İskitler olduğunu[15] ifade ederek Nöldeke, Hartmnn ve Weissbach gibi doğubilimcilerin görüşüne katılarak ``...Kur-ti-e`nin okunuşu günümüze kadar kesinlik kazanmış değildir`` diyerek Herodot`un eserinde Kur-ti-e ve benzer bir kelimenin geçmediğini ifade eder[16]. Ayrıca ``Kürtlerin kökeni sorununun çözümünde Kürt gelenekleri ve İslam kaynakları yeterli olmamaktadır``[17]der.

Kürtler hakkındaki ilk yazılı İslam kaynaklarından eserin yazarı olan Mesudi eserinde Mezopotamya ve Doğu ile Güneydoğu Anadolu`da Kürt varlığını Türklerin akınlarıyla beraber açıklar ve IX asırdan önce bu coğrafyada bir Kürt varlığından söz etmez[18].

Kürtler hakkındaki ilk bilgileri yazan Mesudî ile Kürtler konusundaki çalışmalarıyla haklı bir şöhrete sahip olan Nikitin ve Minorsky`nin görüşlerinin aksine hiçbir ciddi araştırma yapmadan ``Kürt kimliği bu yüzden yüzyıllar boyu dil ile korunan farklı etnik topluluğu ifade etmektedir. Türkiye`de mevcut diğer etnik gruplardan Kürtleri farklı kılan, onların coğrafi olarak otokton* bir halk olmasıdır``[19] diyebilmektedirler.

Türkiye`de siyasiler ve akademisyenler tarafından kavramların genelde içeriğine, etimolojisine ve bilimlerdeki anlamlarına dikkat edilmeden kullanılmaktadır. Oysa kavramlar sosyal bilimlerin dili olup, sağlıklı kullanılmadığı takdirde sosyal yapıyı oluşturan kurumlara büyük zararlar vermektedir.

Sonuç olarak iki alıntıyla yazıma son veriyorum.

``Milliyetin tayininde iki etken önemli rol oynar; bunlardan birisi psikolojik, diğeri sosyolojiktir. Bir insan kendini hangi milletten sayıyorsa, sosyolojik bakımdan ait olup olmadığına bakılmaksızın, o insanın o millete ait olduğu kabul edilir. Napolyon, kesinlikle Fransız değildir; Korsikalıdır. Büyük bir ihtimalle Arap asıllıdır. Ama kendini Fransız kabul etmiş, ömrünü Fransa`ya vermiştir... Stalin de aslen Rus değildir, fakat kendisini Rus kabul etmiş... Oğuz Han`ın torunu `Ben Türk değilim` diyorsa, hiç kimse `Sen Türksün` diye onu zorlayamaz. Ama genellikle psikolojik boyut, yani aidiyet şuuru sosyolojik boyuta bağlı oluyor. Hiç kimsenin de Kürtlerin milliyetini tayin etme hakkı yoktur; kendilerini hakkında kararı kendileri verir. Başkaları ancak tarihleri, sosyal yapıları hakkında ve benzeri hususlarda araştırma yapabilirler``[20].

``Kürtlere her ne kadar inanmazsak da onları kullanmamız çıkarımız gereğidir. Doğu illerine gelince; Türklerle harp etmeden o bölgeleri Ermenistan ve Kürdistan diye bölemeyiz...`` (Mr. Kidson`dan Sir E. Crow`a, 28 Kasım 1919)[21].

 

Dipnotlar:

[1] Alâeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Ankara, 1993,  s. 13-19.

[2] Alâeddin Şenel, s. 13.

[3] Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, İstanbul, 1975, s. 3.

* Gökalp buradaki kavramları şu anlamda kullanmıştır:

-Mevaşi: Davar, koyun, keçi, inek ve öküz gibi hayvanlarla ilgili bir kavram.

-Fenni: Hayvanlarla ilgili bilim.

-Istılah: Hayvan bilimiyle ilgili kavram.

[4] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İstanbul, 1963, s. 12-16.

[5] Mümtaz`er Türköne,  Türklük ve Kürtlük, İstanbul, 2008, s. 142.

[6] Atilla Yayla, Siyasi Düşünceler Sözlüğü, Ankara, 2005,  s. 77.

[7] Cemal Gürsel, ``Sunuş``,  Doğu İlleri ve Varto Tarihi (Yazan:  M. Şerif Fırat), İkinci Baskı, Ankara, 1961, s. 3.

[8] Cemal Gürsel, a. g. m., s. 3.

[9] Ahmet Aras, ``Doğu`da Feodalite Var mı?``, Ant Dergisi, Sayı 138, 1968.

[10] Welate Tori, Birlikte Olduğumuz Halklar, Koral yayınları, İstanbul, 1991.

-Welate Tori ve Nergıza Tori, Kürt Kökeni ve Büyük Boyları, Koral Yayınları, İstanbul, 1991.

-Ekrem Cemil Paşa, Kürdistan Kısa Tarihi, Doz Yayınları, İstanbul, 1998.

- Egon Von Eickstedt, İlk Çağlardan Günümüze Türkler, Kürtler, İranlılar (Çev. H. Işık), Fırat Yayınları, İstanbul, 1993.

-M. E. Zeki, Kürtistan Tarihi, Beybun Yayınları, İstanbul, 1992.

-Faik Bulut, Horasan Kimin Yurdu, Berfin yayınları, İstanbul, 1998.

-M. S. Lazarev ve Ş. X. Mıhoyan,  Kürdistan Tarihi (İ. Kale),  Avesta yayınları, 2001.

-M. Kalman, Batı-Ermenistan (Kürt İlişkileri) ve Jenosid, Zel Yayıncılık, İstanbul, 1994.

-Bazil Nikitin, Kürtler Sosyolojik ve Tarihi İnceleme, İ Cilt 1-2, Deng Yayınları,  İstanbul, 1994.

[11] Bakınız: http://akunq.net/tr  

[12] M Kalman, a. g. e., s. 8.

[13] Bazil Nikitin, e. g. e., s. 23-24.

[14] Söz konu makale ansiklopedinin Türkçe baskısında da olduğu gibi yayınlanmıştır.

[15] Bazil Nikitin, a. g. e., s. 32-38.

[16] V. Minorsky; T. Bois,  Kürt Milliyetçiliği (Haz. N. Uğurlu), İstanbul, 2008, s. 14, 11.

[17] V. Minorsky; T. Bois,  s. 16.

[18] Mesudî, Murû Ez-Zeheb (Altın Bozkırlar) (Çev. D. Ahsen Batur), İstanbul, 2004.

* Yerli

[19] Mümtaz`er Türköne, a. g. e., s. 31-30.

[20] Mehmet Niyazi, Millet ve Türk Milliyetçiliği, İstanbul, 2005, s. 151?152.

[21] Erol Ulubelen, İngiliz Belgelerinde Türkiye, İstanbul, 2005, s. 197.


 Bu yazının PDF halini indirmek için tıklayın

Powered by Kürşad KARA