Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Tuva-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkurdistan-Rusya
Hakasya-Rusya
Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Karakalpakistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan-Azerbaycan
İran
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Kırım
Moldova
Gagauzya
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Kosova
Arizona-ABD
Los Angeles-ABD
Washington-ABD
Alaska-ABD
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1252715
Bugün : 324
Tarihî Kaynak Olarak Etnografya Eserleri

          ``Tarih ve Sosyoloji ya da Bir İmkân Olarak Tarihsel Sosyoloji`` adlı makalede tarihin ne olduğuna dair bilgiler verildiğinden burada doğrudan etnografya kavramının yorumu, içeriği ve tarihçesini anlatmakla başlamayı tercih ettik[*].

 

Etnografya Nedir?

Etnografya ``ehtnos``: halk ve  ``graphien``: yazmak, tasvir etmek kelimelerinden oluşmuştur. Türkçedeki grafik kelimesi ise çizgilerden oluşan şekil anlatım anlamında olup ``grafya`` kelimesinden üretilmiştir. Türk Dil Kurumu`nca hazırlanan bazı sözlüklerde etnografya kavramı şöyle tanımlanır edilir:

Etnografya ``[Alm. Ethnographie, Fr. éthnographie, İng. Ethnography]: Kelimelinin aslı Yunanca ethnos=(halk) ve graphein=(yazmak, tasvir etmek)`den gelmektedir. Etnografya çeşitli halkların yaşama tarzlarını, düşüncelerini sistemli bir şekilde `tasvir` eder. Etnolojinin bir dalı olan etnografya`ya ise `Tasviri Etnoloji` de denmektedir``[1].

Etnografya farklı dillerde sıralandığı gibi tanımlanır: Budunbetim [es. t. etnografya] [Alm. Ethnographie]  [Fr. éthnographie] [İng. ethnography]: Anlami ise Toplum kültürlerini betimsel bir yöntem içinde saptayan bilim. krş. Budunbilim, insanbilim, halkbilim``[2] olarak yorumlanır.

Budunbetim [es. t. kavmiyet, etnografya] [Fr. éthnographie] [İng. ethnography]: Etnografya ayni zamanda insan topluluklarının, özellikle de ilkel ya da abecesiz halkların özdeksel [*] ve tinsel ekinlerinin betimsel incelenmesini yapan bilim dalı``[3] olarak da tanımlanır.

Budunbetim ``[Alm. Ethnographie] [Fr. Éthnographie] [İng. ethnography] [es. t. kavmiyat, etnografya]: İnsan topluluklarının töre ve alışkanlıklarını, yaratmış oldukları özdeksel ve dinsel kültür özelliklerini düzenli biçimde inceleyip anlatan bilim dalı``[4].

Etnoloji ``[Alm. Völkerkunde, Ethnologie, Fr. Ethnologie, İng. Ethnology]... İnsanı konu edinen bilimlerden beri olan etnoloji, özellikle ilkel diye nitelenen halkların ve onların kültürlerini inceler``[5].

Bu tanımlardan da anlaşıldığı üzere etnoloji ile etnografya kavramları nerdeyse anlamları örtüşür şekilde kullanılmıştır. Bu konuda Ülkütaşır`da... ``Etnografya`yı Etnoloji içinde düşünen bilginler olmuştur``[6]der. Oysa Avrupa`da kullanılan etnoloji kavramı, İngiltere de sosyal antropoloji, Amerika`da kültür antropoloji olarak ifade edilir. Yani etnoloji kavramı sosyal ve kültürel antropolojinin karşılığıdır.

Ülkütaşır`a göre etnoloji terimi ilk kez Fransa`da 1839`da Paris`te kurulan bir derneğin adı olarak kullanılmıştır. Etnografya ise sosyal grupların maddi kültürünü araştıran bilimdir[7]. Fakat yine Ülütaşır`a göre etnografya, kavramı ilk olarak 19. asrın başında ortaya çıkmıştır. İlk dönemlerde insan topluluklarının dillerinin bilgisi (lenguistik) olarak kullanıldıysa da süreç içerisinde (30-40 yıl sonra), yani 1910`dan sonra maddi kültürü araştıran bir bilim dalı olarak işlevini sürdürmüştür ve tanımlanmıştır[8].

Ülkütaşır`a göre ``bizde etnografik araştırmalar ve bunların bir bilim olarak öğretimi Folklor`dan önce (Meşrutiyet devrinde 1908-1918) olup, ünlü eğitimci M. Sati Bey`in Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi)`deki dersleri ve nihayet bu derslerin bir kitap halinde yayınlanmasıyla başlar``[9].

Etnografya eserlerinin değerlendirilmesi konusunda Ziya Gökalp, ``Anadolu`da Yeni Gün`` adlı gazetede 30 Temmuz 1923`de yazdığı ``Hars Teşkilatı`` adlı makalesinde şöyle der: ``Evvela milli harsımızın saklanmış olduğu gizli köşelerinden münevverlerin nazarına arz edecek olan arama teşkilatlarına ihtiyaç vardır. Bu vazifeyi ifa edecek teşkilatlar şunlardır: Milli Müze, Etnografya Müzesi, Milli Hazine-i Evrak, Milli Tarih Kütüphanesi, İhsaiyyat Müdüriyet-i Umumiyesi``[10]. Görüldüğü gibi Gökalp henüz etnografya müzesi gündemde dahi değilken konunun önemine işaret etmiştir. Ayrıca Gökalp`in önerdiği kurumların tamamının zamanla hayata geçtiğini görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye`deki kültür çalışmaları konusunda Gökalp`in yeri son derece önemlidir.

Gökalp, milli müzenin görevlerini sıraladıktan sonra şöyle der: ``Etnografya müzesinin vazifesi, milli müzeninkinden başkadır. Milli müze, milli tarihimizin müzesidir. Etnografya müzesi ise, milletimizin hâlihazırdaki hayatının müzesidir. `Hal`ın `mazi`den farkı ne ise etnografya müzesinin de farkı odur. Etnografya müzesi, evvela, milletimizin bugün muhtelif livalarda, kazalarda, şehirlerde, köylerde, obalarda kullanmakta olduğu bütün eşyayı toplayacaktır``[11].

Fakat ne acıdır ki Gökalp`in bu etnografik eşyaların toplanması önerisi, önemli ölçüde yerine getirilmediği için, kültürel mirasımızın birer parçası olan eşya ve diğer objeler ya batılı araştırmacılar tarafından ya da köylerde teknolojik araç-gerek satan esnaflar tarafından toplanmış ve çoğunun akibeti bilinmemektedir. Bu süreç günümüzde de önemli ölçüde devam etmektedir.

Gökalp yukarıda ifade ettiği müzelerin kurulmasını önermekle kalmamış, o konularda da çeşitli araştırmalar yapmıştır. H. Zübeyir Koşay ve A. R. Yalgın`da etnografya konusunda ilk önemli araştırmaları yapmışlardır. Özellikle Yalgın`ın ``Cenupta Türkmen Oymakları`` (Antep, Maraş, Adana ve Mersin`de saha çalışması yapılarak hazırlanmış) adlı eseri günümüzde de önemli bir başvuru kaynağı olma özelliğini korumaktadır.   Bu eserin ilk cildi 1931-1932`de yayınlamış olup yedi cilt olarak düşünülmesine rağmen altı ve yedinci ciltleri yayımlanamamıştır[12]. Bu çalışmalardan başka `` Halk Bilgisi Haberleri Dergisi``, Ülkü Dergisi``,  çeşitli illerdeki Halkevleri`nin dergileri, ``Türk Etnografya Dergisi``, ``Türk Folklor Araştırmaları Dergisi`` gibi dergiler ve bu dergilerde yazan araştırmacıların Türkiye`deki etnografya çalışmalarına büyük katkılar yaptığını ifade etmek gerekiyor.

Bu dergilerden ``Türk Etnografya Dergisi`` kendinden önce yayıma başlayan ``Türk Arkeoloji Dergisi`` (İlk sayı 1933, son sayı yani 31. sayı 1997.)  ile birleşerek 2000`den sonra ``Türk Arkeoloji ve Etnografya Dergisi`` adıyla tek dergi olarak yayım hayatına devam etmektedir. Bu derginin 8. sayısı 2009`da yayımlanmıştır. Ayrıca Türk Ocağı tarafından 1911`den beri özenle, çeşitli aralıklarla çıkarılan ve yayım hayatına devem eden ``Türk Yurdu Dergisi`` de etnografya konusunda önemli dergilerin başında gelmektedir.

Bazı bilim insanları etnografya ve etnolojiyi yazılı tarihi olmayan halkların tarihi olarak ifade etmişlerdir[13]. Bu bağlamda etnografya eserleri ve çalışmaları tarihin yazımında ve tarih araştırmalarında son derece önemli bir konuma sahiptir.

 

Tarihin Şahitleri Olan Etnografya Eserleri

Tarihçiler, Altay bölgesinde, adından dolayı Afanasevo kültürü denilen bir kültür alanında atın ilk kez ehlileştirildiğini ve bu bölgede yaşayan insanların da, Hunlar olduğunu belirtmişlerdir[14]. ``Hayvan yetiştiren atlı göçebelerin, göç ederken, yük taşıyan hayvanlarca taşınabilecek, kolay nakledilebilen çadırlara ve çadır eşyalarına ihtiyaçları vardı. Çadırların tanziminde Avrupa üslubunda mobilyalar tanınmıyordu. Böylece çadırların tanziminde en önemli rolü halılar oynuyordu... Uhlemann`a göre halıcılığın asıl vatanın tam kuru istep bölgeleri olduğunu Klimatik hususiyetler de ortaya koyar... İstep kuşağının en karakteristik göçebe kavimleri Türk kavimleri olduğu için, halı yapımı ve yayımı bakımından oynadıkları rolün büyük olduğu yolundaki düşünceler de tabiidir. Bu pek çok mütehassısın üzerinde birleştiği bir fikirdir``[15]. Atla beraber koyun ve koç, bozkır şartlarının vazgeçilmez hayvanlarıdır.

At manevra gücüyle yoğun Çin nüfusu karşısında Türklere hayatta kalma hakkı sağlarken; koyun ile koç`da yünlerinden giyim ve barınılacak eşyaların yapımına imkân vermiştir. Türkler koyun ve koç yününden keçeler yapmış, koçboynuzlarını da keçelerine, kilimlerine-halılarına ve benzeri yerlere, kısaca etnografya eserlerine damga olarak işlemişlerdir. Örnegin ``... Yenisey`in yukarı akımında ve Uygurlar`dan sonra bir müddet Moğolistan da yaşayan Kırgızların halıları da keçe cinsindendi. Bunlarda kullanılan bezek motiflerine yerliler `koçkardıng müzü` (koçların boynuzu) derler``[16]. Türklerin hâlâ keçeden ayakkabı ve çizme yaptığını ve üzerini koçbaşlı nakışlarla süslediklerini Altay, Hakas, Tuva muhtar bölgelerinde ve Türk cumhuriyetlerinde yaptığım araştırmalarda bizzat tespit ettim.

Afanasevo kültürünün merkezini teşkil eden Bateney kasabası civarında bir kurganda, süs eşyalarının yanında, koyun, koç ve at gibi hayvanların kalıntılarına rastlanmıştır[17]. Buna benzer kalıntı örneklerine diğer Türk kurganlarında da bolca rastlanılmıştır. Bilindiği üzere at, Türklerde binek hayvanı olmanın yanında, en önemli kurban hayvanları arasında da yer alır. Örneğin, eski Türklerin gökyüzü için at, toprak için de koç kurban ettikleri bilinmektedir. Hâlâ Kazakistan`da en önemli kurban hayvanı at olduğu gibi, onun eti; koyun, sığır, deve gibi hayvanlara göre daha kıymetli olduğu içinde daha pahalıdır.

Türklerin İç Asya`da yaşadığı bölgeler tarihçiler tarafından atlı hayvan yetiştiren kültür bölgesi olarak adlandırılırken bu kültürü ilk Türklerin meydana getirdiği belirtilmiştir. Türk sanatının en önemli süsleme üsluplarından biri olan hayvan üslubunun da bu kültürle ortaya çıktığı belirtilmektedir. Ayrıca, insanların kafatasında olup da, eyere benzeyen bir kemiğe Türk eyeri (sella Turcica) dendiği de, tıpla az çok ilgilenen herkesin malumudur. Dolayısıyla, bir tek eyer ile atlı süvarilerin giyinişleri dahi, Pazırık halısının Türk kültürüne aitliğini ispatlama açısından çok önemli ipuçları vermektedir. Bu örneklerde görüldüğü üzere etnografik araştırmalar kültürlerin tarihi süreci hakkında önemli ipuçları verirken, ayni zamanda tarih yazımında önemli bilgiler sunmakta, hatta bazen tarihin daha doğru yorumlanmasına yardımcı olmaktadır.

L. Rásonyi de ``Pers hakanlığına ait en eski vesikalar M.S. VIII. yy.`dan kalmadır. İran kültürü konusunda görüşleri genelde dünyaca kabul gören Spiegel, Kremer ve Geiger gibi uzmanlar `halıcılığın Perslerde autochthon (esas, asıl, otantik, esas yerli) bir şey olmadığını` söylerler``[18] der.

Vámbéry, 1863 yılında Hive, Tahran, Buhara gibi bölgelerde yaptığı seyahatler hakkında bilgiler verirken halı ve keçe imalatının Türkmenler tarafından yapıldığını zikrederek nakışların işlenişini şöyle ifade eder: ``Bir kadın dokunulması istenen nakışların örneklerini kum üzerine parça parça çizer, işçiler de bu örneğe bakarak halıyı dokurlar``[19].

Türk ve Moğol tarihi hakkındaki çalışmalarıyla tanınan Roux, at konusunda şunları söyler: ``Yoğun at yetiştiriciliği en yüksek noktasına Moğolistan`da erişmiştir. At yetiştiriciliği hemen hemen bütün bozkır ülkelerinde yaygın bir biçimde yapılmıştır; ancak çöllerde, Batı Sibirya`da, Çin`de, Avrupa`da, Dicle, Fırat ve Nil vadisinde coğrafi şartlar at yetiştiriciliğine müsait olmadığı için bu bölgelerde at çok sonra görülmüştür``[20].

Diyarbekirli`ye göre de koçbaşı damgası Türkler tarafından, Hunlardan beri kullanıla gelmiş olup bu damga ``türbede önemli bir adamın hatta bir mukaddes kimsenin yattığına delalet eder``[21] der. Esin ise, bu konu hakkında şunları ifade eder: ``Zoomorfik motiflerden, oturmuş koç heykelleri de Siwet-ulan ve Moğolistan`daki Gök-Türk muhitine has görünmektedir. Bunların bilhassa mezarlarda bulunması, henüz daha anlaşılmamış bir mana ifade etmiş olsa gerek. Tabgaç mezar taşındaki koçbaşlı ejder tasvirini de bu münasebet ile hatırlıyoruz. Siwet-ulan üslubunda, bir çift karşılıklı koç heykeli Kül Tigin külliyesinde, yazılı taşın bulunduğu avlunun girişinde durmakta idi. Bu koç heykelleri, Türk mezarlarının bir hususiyeti olarak, Türklerin göç ettiği yollar boyunca dizilmiş ve Mangışlak`dan geçerek Anadolu`ya kadar uzanmıştır``[22]. Araştırmalarım esnasındaki tespitlerime göre de en son bulunan koçbaşlı mezar taşları Tunceli`dedir. Bunlardan ikisi, 1955 ve 1962 tarihli olup Tunceli/Ovacık`taki bir köy mezarlığında; diğeri ise, 1965 tarihli olup, Tunceli merkezindeki bir mezarlıkta bulunmaktadır. 1965 tarihli koçbaşlı mezar taşında ise birde balbal mevcuttur.

Türk halı, kilimlerinin genel karakteristik özelliğini koçbaşı damgasının oluşturduğunu düşünüyoruz. Koçbaşı damgası canlı ve farklı üsluplarla bütün Türk dünyasında çok belirgin olarak görülmektedir. Mezar taşlarından söz ederken tekrar ele alacağımız üzere Çay`a göre, koçbaşı damgalarını Türk hayvan üslubunun en güzel karakteristik örneği olarak en sade şekilleriyle Japonya`dan Anadolu`ya kadar uzanan coğrafyadaki Türk mezar taşlarında görmek mümkündür[23]. Sümer ise ``Oğuz boylarına ait damgaların Anadolu`da hayvanlara vurulduktan başka halı, kilim motifi olarak kullanıldığını, aşı boyası ile evlerin duvarlarına resmedildiğini, kap kacağa ve nazar değmemesi, uğur getirmesi için bazı giyim eşyasına nakşedildiğini ve hatta mezar taşlarına çizildiğini biliyoruz``[24] der. Rásonyi`ye göre de, Yenisey boylarında ve bir müddet Moğolistan`da yaşayan Kırgızlar`ın keçe cinsinden halılarının üzerindeki damgalar da koçbaşı damgalarıydı[25].

 

Etnografya Eserlerinin Tarihi Anlamaya ve Tarih Yazımına Katkısı

Maddi kültürde belli bir biçim kazanan gelenek, bir zihniyetin yazılı olmayan soyut ifadesidir. Diğer yandan çeşitli şekillerde ifadesini bulan gelenek, dün ile bugün arasında tarihî ilişkiler kuran belge hüviyetindedir. Gelenek çerçevesinde oluşan bu unsurlar vasıtasıyla tarihin derinliğine gidile bilinirse onların ortaya çıkış gerekçeleri ve kaynakları hakkında sağlıklı bilgiler elde edinebilinir.

Gelenek ve onun önemli temsilcisi olan damgalar-şekiller ise, tarihin eski sayfalarının yeni yorumlarla hali hazırda okunması veya tekrar tekrar dile getirilmesidir; ancak, bu tekrarlar her zaman aynı şekilde olmayıp bazen sosyo-kültürel değişmenin gereği olarak farklı biçimlerde olabilmektedir. Bu sebeple Eliade ``...tarih, `içkin` bir simgeciliğin yapısını kökten değiştirmeyi başaramamaktadır. Tarih sürekli olarak yeni anlamalarla eklenmektedir; ama bunlar simgenin yapısını yok edememektedirler``[26] der.

Birçoğu önemli etnografya eseri olan mezarlar, ölen insanı dış faktörlerden korumanın yanında dinî bir anlayışı da ifade ederler. Bilindiği gibi, Türk cumhuriyetleri yakın bir zamana kadar ateist anlayışa sahip Sovyetler Birliği yönetimi altında olmalarına rağmen, mezarlarını ve defin işlerini eski gelenek ve İslamî esaslara göre yapmışlardır. Ayrıca, mezarlar, birçok kültürde olduğu gibi, sosyal mevki ve sosyal duruma göre değişiklik arz ederler. Bu sebeple, kadın ve erkeklerin mezarları farklı olduğu gibi, erkeklerin mezarları da kendi aralarında farklılık arz eder. Örneğin, batır (cengâver, bahadır) bir erkekle, dinî kimliğe sahip olan bir erkeğin mezar tipi genelde farklıdır. Bunlardan başka mezarlarda bazı etnografik eserlerde kullanılan damgalar âdete bir alfabenin harfleri gibidir. Diğer yandan türbeler adeta bir sosyalleşme aracıdır[27].

Yaptığım saha araştırmalarında Oğuzlardan önceki Türklerin, Oğuzların ve diğer Türk boylarının ilk kullandığı alfabedeki bazı harfleri yani damgaları; evlerde, mezarlarda, halı, kilimlerde, mumyalarda, at kuşamlarında, bazı yerleşim birimlerindeki bazı mekânlarda, araçlarda, süs eşyalarında, giysilerde tespit ettim. Bunların yanı sıra aynı damgaları otobüs duraklarında, tuvaletlerde, plajlarda, paralarda, Talas barajında, bazı alkollü içeceklerin kutusunda, giyim eşyalarında ve bunlar gibi günlük hayatta kullanılan araç ve gereçlerin de üzerinde tespit etim[28]. Bu damgaların daha arkaik örneklerinden bazılarını Moğolistan`dan Türkiye`ye kadar olan coğrafyada saha çalışması yapılarak hazırlanan ve TRT`de (Karlı Dağlardaki Sır adındaki belgesel) yayımlanan ve daha sonra kitaplaştırılan bir çalışmada[29] da izlemek ve okumak mümkündür. Ayrıca bu eser Türk tarihçiliği ve tarih yazımında son derece önemli etnografik bulguları ihtiva etmektedir.

Sanat insanın zihniyet dünyasının ifadesidir; bir başka deyimle sanat, bir zihniyetin, bazen ondan kaynaklanan fantazi, hayal ve duygunun, yani sosyo-kültürel yaşantının çeşitli şekillerde yansıtılmasıdır. Bu sebeple sanat ve etnografya eserlerinin, sosyo-kültürel tarihin anlaşılmasında önemli belgeler olarak değerlendirilmesi ve tarih yazımında kullanılması gerekir.

Gadamer, sanatla tarih arasında bir ilişki kurarak, ``sanat eserlerini tarih bilincinin bütünlüğü içinde, `anlamak` kavramı çerçevesinde kavrayabiliriz``[30] der. Dolayısıyla sanat eserlerini tarihî hususiyetleri açısından ele almadığımız takdirde onların ve onlar üzerine işlenmiş olan sembol ve damgaların neler ifade ettiğini yeterince anlayamayız.

Sanat eserleri sosyo-kültürel ortamlarda meydana geldiğine göre, o sanat eserinin, onu yapanın zihniyet dünyasını yansıtmaması mümkün değildir. Özellikle ananevi halı, kilim ve mezar taşlarını incelerken sosyo-kültürel tarihî yapıyı göz önüne almadan değerlendirme yapan her görüş yetersiz kalır. O eserlerdeki her damga, halı-kilim dokuyanın ve ölen insanın inancını, dini düşüncesini, ait olduğu sosyal grubun zihniyet dünyasının yansımasını, sosyal yapı içindeki mevki ve vazifesini ifade eden etnografik malzemeleridir. Bazı mezar taşlarındaki damgalar; soyut bir dil olarak mezar sahibinin yaşını, kahramanlıklarını, bağlı olduğu boyu ve dini inancı, sahip olduğu eğitim-öğretim ve benzeri sosyo kültürel değerleri dile getiren kitapçıklar gibidir[31]. Sanat eserlerindeki damgalar, ``biçim yapısındaki çağrışımlarla kendi semboliğini, üstünde yer aldığı nesneye eklemek, ona manevî derinlik vermek ve öz kazandırmak, bir başka deyişle o eşyayı kimlikli kılmaktadır``[32]. Bu nedenle etnografik eserler ve bu eserler üzerindeki şekil ve damgalar sosyal bilimciler için önemli tarihi kaynaklardır.

Bugün artık biliyoruz ki insanlar salt yazılı veya sözlü dil ile iletişim kurmazlar. Her sosyal grup kendi içinde bir çok semboller üretip, bunlara farklı anlamlar yükleyerek kendi aralarında bir iletişim içinde bulunmuşlardır. Örneğin Hindistan`daki kadınların yüzlerine çizdikleri farklı renkteki ve farklı yerlere çizilen benler (işaretler) onların içinde bulundukları sosyal sınıf (kast sistemi), medeni hal gibi bilgileri içerir. Etnografya eserlerindeki damgalar veya şekiller ise, insanların birbirleriyle yıllarca süren etkileşimleri sonucu oluşur. Bu sebeple, damgalar sosyal grupların hafızasında yer alan tarihi sözcükler hükmündedir.

Sosyal bilimlerle ilgili eserlerde genellikle gelenek ve geleneğe bağlı olarak yapılan etnografik eserler, resmî olmayan sosyal grupların basit ifade biçimleri olarak değerlendirilmiştir. Oysa gelenek bir şeyin veya şeylerin yapıla gelmiş, kurumlaşmış örüntüsüdür. Bu sebeple gelenekler, etnografya eserleri ve sosyal zihniyetler, bir sosyo-kültürel yapının adeta sosyal DNA`larıdır[33]. Bundan dolayı, Nirun`un deyişiyle, gelenekler, sosyal hayat tarzını düzenleyen kaideler olarak algılanmalıdır[34].  Dolayısıyla sosyo-kültürel olaylar zannedilenin aksine, en zor anlaşılan olguların başında gelir. Bu sebeple, etnografya eserlerindeki damgalar, basit bir sosyal faaliyetin sonucu olmayıp, sosyal grubun veya bir milletin bireyleri tarafından ifade edilen tarihi vesikalardır. Çünkü ``motif, figür, sembol ve şekillerin tarihin belirli bir noktasındaki zihniyet ve tutumların ürünleri oldukları açıktır``[35].

Halı dokumacılığıyla ilgili Rus etnograflarından A. Miller, 1924 yılında yayımlanan eserinde aynen şunları yazmaktadır: ``Fars dokumalarında hâkim olan `çiçek ve bitki` motifidir. Kafkasya`da arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan höyüklerdeki halı motifleri tamamıyla 14?15.yy.daki göçebe Türklerin nakışlarıyla aynilik gösterir. Kafkas dokumacılığına Türklerin bu katkısını görmezden gelemeyiz``[36]. Diger yandan yazar, halıcılık tarihi hakkında da şunları yazar: ``Halı ve kilimin üreticileri sadece Türk soylarıdır. Bunlardan bazılarını sayacak olursak: Türkmen, Karakalpak, Özbek, Massaget (Mesket) ve Kırgızlardır. Özellikle göçebe Kırgızlarda halıcılık, göçebelik hayatına ilişkin ihtiyaçlarla sıkı ilişkiler sergiler. Bu konuda 15.yy.da Timurlenk`in sarayını ziyaret etmiş İspanyol gezgin Clavicho da bize tanıklık eder``[37]. Bu tespitler, tarihin önümüze çıkardığı tabii gerçeklikleri bilimsel düzlemde ortaya koyuyor.

Türkiye`de yapılan bazı çalışmalarında ifade edilen, eli belinde, koçboynuzu, gülsayra, bereket, pıtrak, haç gibi isimlerle adlandırılan damgaların en eski tarihten beri Büyük Türkistan coğrafyasında, batı Sibirya Türklerinde kullanılmış ve kullanılıyor olması, bu konudaki yazar-çizerler tarafından genelde bilinmemekte ya da bilindiği halde değişik kaygılardan ötürü yok sayılmaktadır. Oysa etnografik eserlerin tarihi kaynaklarını bilmeden Anadolu tarihiyle ve coğrafyasıyla sınırlı kalarak izah etmek mümkün değildir. Örneğin, saha çalışması yapılarak ve konu hakkında önceden yapılan çalışmalardan hareketle hazırlanan Tarihi Kaynak Olarak Sibirya Halkları Motifleri[38] adlı eserde, Türkiye` deki etnografya eserlerinde görülen neredeyse bütün damga, şekil ve süs örneklerini görmek mümkündür. Hatta bu eserde, bölgeler günümüzde dahi İslamiyet ile tam anlamıyla henüz tanışmamış oldukları halde, Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra oluşan, özellikle de Selçuklu sanat anlayışıyla bağlantılı açıklanan ve Rumî sanatı olarak ifade edilen süsleme örneklerinden buralarda bolca bulunduğu görülmektedir. Ayrıca bu eserin isminin geçte olsa tarihçilerimizin dikkatini çekeceğine inanmaktayız.

İvanon`un eseri gibi bir diğer eser de Findley tarafından yazılmıştır[39]. O Türk etnografya eserlerinden olan halı-kilimleri esas alarak farklı bir Türk tarihi yazmıştır. Bu eserin içeriğinde bazı eksik ve hatalı görüşler olsa da, etnografya eserlerinden hareketle farklı bir tarih yazılmış olmasından dolayı son derece önemlidir. Eynografya eserlerinden hareketle tarihi yazımında önemli bir isimde Burke`dir. O her türlü etnografya eserinin tarih yazımında nasıl kullanılacağını örnekleriyle anlatmıştır[40]. Umarım bu tür çalışmalar Türk tarihçilerine ilham kaynağı olur.

 

 Türkiye`de Tarih-Etnografya İlişkisi

 ``Müzeler ve Tarihî Mekânlarla Tarih Öğretimi: Tarih Öğretmenlerinin `Müze Eğitimi`ne` İlişkin Görüşleri``[41] adlı doktora tezinde etnografya eserleri tarih öğretimi açısından değerlendirilmiş olsa da müzelerin bir araştırma alanı olarak tarihçilerin dikkatine sunulması açısından çok önemlidir. Çünkü bilindiği gibi Türkiye`deki tarihçilerin önemli bir kısmı yazılı arşiv vesikalarından başka eserleri neredeyse yok saymışlardır. Bu anlayışa rağmen özellikle B. Öğel, F. Sümer, M. A. Çay, S. Divitçioğlu gibi tarihçilerimiz çalışmalarında çok sayıda etnografya ve arkeoloji eserlerini kullanmışlardır. Ancak tarihçilerimiz onlardan esinlenerek doğrudan etnografya eserleriyle bir tarih yazımına girişmemişlerdir. Diğer yandan sanat tarihçileri ve arkeologlarının çalışmaları, genelde tarihçilerimizi ilgilendirmemiştir. Oysa E. Esin, N. Diyarbekirli, S. Mülayim, B. Karamağaralı, Y. Çoruhlu gibi sanat tarihçilerimiz siyasi ve sosyal tarihi çalışmaları yapanlara çok önemli belgeler sunmuştur.

25 Mayıs 1928 tarihinde devlet töreniyle açılan etnografya müzesi hakkında, müzenin ilk müdürü Hamit Zübeyir Koşay`a atfen Ülkütaşır, şöyle der: 1943`de şer`iye mahkemelerine ait sicillerin bir kısmı müzeye devredildi. Bu belgeler tarihçiler için önemli bilgileri ihtiva etmektedir. Mesela ferman,  berat, mektup, çeşitli makamlara gönderilen mektuplar, biyografi kitaplarında olmayan meşhurların hayatları, aşiret adları vb. konuları ihtiva eden bu şer`iye sicilleri vasıtasıyla tarihimizin önemli bilgilerine ulaşmak mümkündür. 1963 tarihli bilgiye göre Etnografya Müzesi`nde 30.000 binden fazla eser saklanmakta ve sergilenmektedir[42]. Dolaysıyla tarihimiz için birinci derecede önemli kaynak olan bu eserler tarihçileri beklemektedir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında etnografya müzesi kurularak Anadolu`nun çeşitli yerlerindeki bazı eserler müzeye taşınmış, etnografya konusunda teorik ve saha çalışmaları yapılmış, onlardan hareketle Türkiye`nin sosyal tarihi yazılmaya çalışılmıştır[43]. Dipnotta ifade ettiğimiz yazarlardan başka Fuat Köprülü, Abdulkadir İnan, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu gibi insanların çalışmaları devrin önemli eserleri arasında sayılır.

Nasıl ki biyolojide DNA`lar yolu ile bir veraset varsa, sosyo-kültürel hayatın DNA`ları da damgalardır. Bunları en yalın şekliyle sosyal bir grubun meydana ettiği etnografik eserlerde görmek mümkündür. Halkın kullandığı bu damgalar, sosyal grupların tarihîni taşıyan şifreler niteliğindedir ve günlük hayatta konuşulan dilden bağımsızdırlar. Bu dil, damgalara dayalı ayrı bir anlatım dili ve ayrı bir iletişim aracıdır. Hatta damgaların dili, alfabe ile ilgili (yazıyla ilgili) olan dilden her zaman önce gelir[44].

Halı ve kilim, mimari eserler, çeşitli ev araç-gereçleri, mezar taşları, benzeri etnografya eserleri ve bu eserlerdeki damgalar, birer sanat eseri olmaktan öte, bir duygunun bir sosyo-kültürel hayatın, en genel tabiri ile sosyal tarihin ifade edildiği birer dil metni özelliğindeki tarihî vesikalardır. Bu metinler, resmi kurumlar tarafından yazılmadıkları için de, halkın en yalın duygu ve düşüncelerini ifade ederler. Bu sebeple, tarih yazıcıları ve sosyo-kültürel kavramlar hakkında çalışma yapanların, öncelikle halı, kilim ve mezar taşları gibi etnografya eserlerini değerlendirmeleri gerekir. Çünkü bunlar, resmî düşünce ve bilgilerin etkisinde olmadan oluşan en yalın tarihî kaynaklardır.

Fakat genelde Türkiye`de tarihçiler bu eserleri adeta görmezden gelerek tarih yazıcılığı yapmışlar yani tarih yazmışlardır. Oysa özellikle sosyal tarih yazıcılığının en önemli kaynakların başında etnografya eserleri gelir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu eserler sosyal grupların tarihi geleneğinden kaynaklanarak, geleneksel olarak kuşaktan kuşağa aktarılan, yazıcıları ve yapıcıları halk olan tarihi vesikalardır. Dolaysıyla bir sosyal grubun veya milletin tarihi yazılırken ilk önce başvurulması gereken vesikalar olarak, ilgilileri beklemektedirler. Ancak bu beklemenin fazla olacağını sanmıyorum. Çünkü sanayileşmenin veya modernizmin getirdiği olumsuz şartlar, bu eserlerin her gün yok olmasına neden olmaktadır.

 

Dipnotlar:

* Aksoy, M., ``Tarih ve Sosyoloji ya da Bir İmkan Olarak Tariksel Sosyoloji``, Türkiye`de Tarih Yazımı (Ed. V. Engin; A., Şimşek), İstanbul, 2011.

[1] Örnek, S. V., Etnoloji Sözlüğü, Ankara, 1971, s. 80.

[2] Acıpayamlı, O. Halkbilim Terimleri Sözlüğü, Ankara, 1978, s. 26-27.

* Özdek: maddi; tin: manevi; ekin: kültür; betim: tasvir.

[3] Ozankaya, Ö., Toplumbilim Terimleri Sözlüğü, Ankara, 1980, s. 28.

[4] Oğuzkan, F., Eğitim Terimleri Sözlüğü, Ankara, 1981, s. 35.

[5] Örnek, S. V., a. g. e., s., 80.

[6] Ülkütaşır, M. Ş., Cumhuriyet`le Birlikte Türkiye`de Folklor ve Etnografya Çalışmaları, Ankara, 1973, s. 25.

[7] Ülkütaşır, M. Ş., a. g. e., , s. 25,  5.

[8] Ülkütaşır, M. Ş., a. g. e., s. 25.

[9] Ülkütaşır, M. Ş., a. g. e., s. 5.

[10] Ziya Gökalp, Makaleler, Cilt IX (Haz. Ş. Beysanoğlu), İstanbul, 1980, s. 43.

[11] Ziya Gökalp, a. g. e.,  s. 45.

[12] Eserin toplu basımı için bakınız:  Yalman (Yalgın ), A. R., Cenupta Türkmen Oymakları, Cilt I-II  ( Haz. S. Emir), Ankara, 1977.

[13] Ülkütaşır, M. Ş., a. g. e., s. 25.

[14] Ögel, B.,  İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1991, s. 207-209.

[15] Rásónyi, Lydia, ``Türklerde Halıcılık Terimleri ve Halıcılığın Menşei``, Türk Kültürü Dergisi, 1971, Sayı 103, s. 614-615.

[16] Rásónyi, László, Tarihte Türklük (Çev. H. Z. Koşay), Ankara, 1971, s. 42.

[17] Çoruhlu, Y., Türk Sanatının ABC`si, İstanbul, 1993, s. 17.

-Aksoy, M., ``Türkler`de At ve Kımız Kültürü``, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, 1998, Sayı 142, s. 40.

[18] Rásonyı, Lydia, a. g. e., s. 616.

[19] Vámbéry, A.,  Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi (Haz. N. A. Özalp), İstanbul, 1993,  s. 57.

[20] Roux, J. P.,  Türklerin Tarihi/Pasifik`ten Akdeniz`e 2000 Yıl (Çev. G. Üstün), İstanbul, 1984, s. 89

[21] Bozkurt, N., Sanat ve Estetik Kuramları, İstanbul, 199, s. 259.

[22] Esin, E., ``Ötüken İllerinde M. S. Sekizinci ve Dokuzuncu Yüzyıllarda Türk Abidelerinde San`atkar Adları``, Türk Kültürü El-Kitabı, Cilt II, Kısım  I-A, İstanbul, 1972, s. 50.

[23] Çay, M. A,  Anadolu`da Türk Damgası, Koç Heykel-Mezartaşları ve Türkler`de Koç-Koyun Meselesi,  Ankara, 1983, s. 34.

[24] Sümer, F., Oğuzlar, Ankara, 1969,  s. 206-207.

[25] Rásónyı, László, a. g. e.,  s. 42.

[26] Eliade, M., İmgeler Simgeler (Çev. M. A. Kılıçbay), Ankara, 1982. s. 194.

[27] Aksoy, M., Türk Kültüründe Ziyaret Yerlerinin Yaygın Eğitim Bağlamında Sosyolojik Analizi, XVI. Ulusal Sosyal Psikiyatri Kongresi (1-4 Temmuz 2009), Kongre Kitabı, Safranbolu, 2009.

  -Aksoy, M., Sanat ve Sosyo-Kültürel Zihniyet, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, 281. Sayı, 2010. 

  -Aksoy, M., Minusinsk-Abakan`dan Tunceli Mezarlarına Koçbaşı Motifi, Gazi Üniversitesi, I. Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu (11-13 Mayıs 2005), Bildirileri, Ankara, 2010. 

[28] Aksoy, M., Türk Adı, Türk Damgaları ve Halı Kilim Tarihi, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, 188. Sayı, 2002.

  -Aksoy, M., Semboller-Damgalar Neyi Anlatır?, 2023 Dergisi, 82. Sayı, Şubat 2008. 

[29] Somuncuoğlu, S., Sibirya`dan Anadolu`ya Taştaki Türkler (From Siberia To The Turks On The Rock), İstanbul, 2008.

[30] Poloma,  M. M., Çağdaş Sosyoloji Kurumları (Çev. H. Erbaş), Ankara, 1993, s. 229.

[31] Bu konuda geniş bilgi için bakınız: Altaylardan Anadoluya Damgalar (www.mustafaaksoy.com)

[32] Mülayim, S., ``Tanımsız Figürlerin İkonografisi``, Türk Soylu Halkların Halı, Kilim ve Sicim Sanatı Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri (27-31 Mayıs1996, Kayseri), Ankara, 1998, s. 219.

[33] Aksoy, M., Türk Kiliminin Şifresi Çözüldü, Aksiyon Dergisi, 598. Sayı, 22.05.2006.

[34] Nirun, N., Sistematik Sosyoloji Yönünden Sosyal Dinamik Bünye Analizi, Ankara, 1991, s. 91.

[35] Mülayim, S., a. g. e., s. 222.

[36] Miller, A., Kovrovıye İzdeliya Vostoka, Leningrad, 1924, s. 3, 6, 15.

[37] Miller, A., a. g. e., s. 22-23.

[38] İvanov, S. V.,  Ornament Narodov Sibiri Kak İstoriçeskiy İstoçnik, Moskva/Leningrad, 1963.

[39] Findley, C. V., Dünya Tarihinde Türkler (Çev. A. Anadol) , İstanbul, 2006.

[40] Burke, P.,  Afişten Heykele Minyatürden Fotoğrafa Tarihin Görgü Tanıkları (Çev. Z. Yelçe), İstanbul, 2009.

[41]Ata, B., Müzeler ve Tarihî Mekânlarla Tarih Öğretimi: Tarih Öğretmenlerinin `Müze Eğitimi`ne` İlişkin Görüşleri (Gazi Üni. S. B. E. Yayımlanmamış doktora tezi), Ankara, 2001.

[42] Ülkütaşır, M. Ş., a. g. e., s.47-48, 55-56.

[43] 1 Kasım 1927 yılında Ankara`da kurulan Anadolu Türk Halk Bilgisi Derneği`nin adı daha sonra Türk Halk Bilgisi Derneği olmuş. Bu dernek ``Halk Bilgisi Mecmuası``, adıyla bir dergi çıkarmaya başlıyor. Daha sonra derginin adı ``Halk Bilgisi Haberleri `` oluyor. Dernek saha araştırmacıları için ``Halk Bilgisi Toplayıcılarına Rehber ``(1928) adıyla bir kitapçık yayımlıyor. Bu dernekte devrin önemli isimleri özellikle Türk Ocağı mesupları, görev yapmış ve söz konusu dergide yazı yazmışlar. 

  -Hamit Zübeyir Koşay, Etnorafya ve Folklor Kılavuzu (1935), Truva`da Dört Yerleşme Yeri (1936), Türkiye`de Eski Medeniyetlerin Maddî Kültürde Temadisi (1953).

  -Mehmet Şakir Ülkütaşır, Sinop`ta Candar Oğulları Zamanına ait Tarihî Eserler (1934),  Cumhuriyet`le Birlikte Türkiye`de Folklor ve Etnografya Çalışmaları, Ankara, 1973.

  -Ali Rıza Yalman (Yalgın), Cenupta Türkmen Oymakları (1931-1932), Anadolu`da Türk Damgaları Uludağ`dan Toroslara ( 1943).

[44] Aksoy, M., Kültür Sosyolojisi Açısından Halı-Kilim Sanatı ve Etnografik Eserlerdeki Damgaların Dili, 38. ICANAS Bildirileri (10-15 Eylül 2007), Maddi Kültür, Cilt I, Ankara, 2008.

 

 


 Bu yazının PDF halini indirmek için tıklayın

Powered by Kürşad KARA