Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Tuva-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkurdistan-Rusya
Hakasya-Rusya
Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Karakalpakistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan-Azerbaycan
İran
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Kırım
Moldova
Gagauzya
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Kosova
Arizona-ABD
Los Angeles-ABD
Washington-ABD
Alaska-ABD
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1252776
Bugün : 385
Altaylardan Anadolu`ya Kamizm-Şamanizm

Mustafa AKSOY    

Nasıl ki bir maddi nesnenin kendine özel  yapısı varsa, sosyal grupların ve milletlerin de kendilerine mahsus bazı özellikleri vardır. İşte o özellikler milletleri birbirlerinden farklı kılar. Şüphesiz sosyal farklılıklar maddi nesneler gibi kesin çizgilerle ayrılmazlar. Ancak onları analiz ettiğimizde benzerlerini diğer milletler ya da halklarda görsek de bazı hususları ya da bazı anlamlandırmaları diğerlerinde göremeyiz. Zaten kültürü milli yapan da bu anlamlandırmalardır. Yani kültür unsurları genellikle milli değildir. Onlar evrensel özellikler taşır. Fakat kültür unsurlarına verilen anlamlar ya da onlara karşı takınılan tavırlar, onları diğerlerinden ayırır ve onları milli yapar. Mesela her toplumda aile vardır,  her toplum yemek yapar ve yer. Fakat her toplumun aile anlayışı ve yemek kültürü bir diğerinden farklıdır.

G.L Bon`un ifadesiyle ``bir uygarlığın temel fikirlerinden en önemlileri arasında dinsel fikirler bulunurlar. Tarih olaylarının çoğu dolaylı olarak dinsel inançların değişikliğinden çıkmışlardır. İnsanlığın tarihi her zaman tanrıların tarihine koşuttur``. Bu bağlamda din, dini ritüeller ve inanmalar sosyal yapıyı etkileyen sosyal faktörlerin en önemlilerinden birisidir dersek yanlış yapmış  olmayız.

Türklerin İslamiyet`e girmeden önceki dini anlayışları  yeterince ele alınmadığı gibi, şimdiki durum da gerektiği şekilde değerlendirilememiştir. Diğer yandan Türklerin eski dini sadece Oğuz grubu esas alınarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Oysa Kıpçak grubu en azından Oğuzlar kadar Türk tarihinde önemli bir yer işgal eder. Bu nedenle günümüzde eski Türklerin dini inançları hakkındaki yeterli bilgileri öğrenebilmek için Asya`da yaşayan Kıpçak gruplarının yaşayışlarına da bakmamız gerekir. Elinizdeki çalışma, hem Oğuz hem de Kıpçak grubuna ait Türkler arasında saha çalışmaları yapılarak hazırlanmıştır. İşte bu açıdan Türkiye`de bir ilke imza atılmıştır.

Bir çok çalışmada Türklerin ``Gök Tanrı`` ya da `` Şamanizm`` dinine inandıkları yazılmaktadır. Bir defa Şamanizmin bir din olmadığı hususunu konunun dünyaca tanınan Dinler Tarihi uzmanı M. Eliade ``Şamanizm`` adlı eserinde  dile getirir.  Her ne kadar Eliade eserinin önsözünde ``Şamanizm de tam böyle bir arkaik bir esrime tekniklerinden biridir; hem gizemcilik hem büyü hem de terimin geniş anlamıyla `din`dir`` dese de ileriki bölümlerde   Şamanlık ``bir vecd tekniğidir`` der. Ona göre ``Şamanizm Orta ve Kuzey Asya`nın dinsel yaşamına egemen olsa da bu geniş bölgenin dini değildir. Bazı kimseleri kuzey insanlarının ve Türk?Tatar halklarının dinlerini Şamanizm saymaya götüren şey, gevşeklik ve kafa karışıklığı olmuştur``. Ayrıca Eliade`ye göre Şamanları bir din adamı yerine koymaktansa onları mistikler arasında kabul etmek daha doğru bir yaklaşımdır.

Sayın Kalafat`a göre de ``...Şaman kişi oğlu ile ruhlar alemi arasında görev üstlenmiş iken, Kam daha ziyade Tengri buyruğu ile kişioğlu arasında işlev üstleniyordu``. Kam kavramı öz Türkçe olduğu ve anlam farklılığına rağmen Türkiye`de yapılan çalışmalarda bazı istisnalar hariç ``Şaman`` kavramı kullanılmıştır. Bu çalışmada da bazen ``Şaman`` kavramı kullanılmıştır. Ancak burada ``Şaman``a verilen anlamla ``Kam``a verilen anlam arasında bir farlılığa da  dikkat çekilmiştir.

Eliade`ye göre dünyanın her yerinde bir ``Gök Tanrı`` inancı vardır.  Dolayısıyla Sibirya Orta Asya halkları arasında da bu inanç vardır. Onlara göre Tunguzlar, Samoyedler, Türk? Tatar halkları arasında ``Gök Tanrı`` inancı vardır. Ancak bunun dışında diğer tanrılar da vardır. Ancak ``Gök Tanrı`` büyük tanrı anlamına geldiğinden en kutsal tanrı ``Gök Tanrı``dır.  Buna Samoyedler ``Num``, Tunguzlar ``Buga``, Moğollar ``Tengri``, Buryatlar ``Tengeri``, Volga Tatarları ``Töngere``, Beltirler ``Tingir``, Yakutlar ``Tangara`` derler. Bu kavramlarla Yakutlar ``Yüce Egemen``, Altay Tatarları ``Ak Işık``, Türk?Tatar halkları da `` Başkan, Han, Bey`` ve daha çok ``Ata`` anlamını verirler . Bir diğer Dinler Tarihçisi W. Schmidt`e göre de bütün toplumlarda bir ``Yüce Yaratıcı`` inancı vardır. Hatta Schmidt` göre insanlar önceleri tek tanrılı inanca sahiptiler, zamanla bu inançlarından çeşitli nedenlerle uzaklaşarak çok tanrılı inanmalar ortaya çıktı. Yapılan antropolojik çalışmalarda da tanrı inancının olmadığı bir sosyal gruba rastlanılmadığı çeşitli çalışmalarda dile getirilmiştir.

Kalafat, ``büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkler yerlere göre değişen, geçen yüzyıllara rağmen eski ve yeni inançlarının karmasını yaşamaktadırlar`` der. Bu anlayış belki bazılarının hoşuna gitmeyebilir. Ancak sosyal gerçeklerden kaçamayız veya onları görmezden gelemeyiz. Biz onları görmezden gelsek de onlar bizimle yaşamaya devam ederler. Bu hususa yıllar önce dikkati çeken G. L. Bon` de ``bir ulusun zihin yapısı, sadece o ulusu oluşturan yaşayan bireylerin sentezini değil, fakat özellikle onun oluşmasına katkıda bulunmuş olan sayısız ataların sentezini temsil eder`` der. Kalafat`ın bu çalışması eski Türklerden gelen ``atalar kültü`` konusunda çalışanlara da önemli malzemeler sunması açısından son derece faydalı bir çalışmadır. Diğer yandan bu çalışmanın bizce en önemli tarafı yıllardan beri masa başında eski Türklerin dine hakkında yorum yapanlarından farklı olarak, çok geniş bir sahada ilk defa bir alan çalışmasına dayalı olarak hazırlanmış olmasıdır. Bu açıdan Kalafat, çalışmasıyla eski Türklerin inançları konusunda bir ilke imza atmış olup, umarız bu çalışma başkalarına örnek teşkil eder ve konu hakkında aynı üslupla yapılmış başka çalışmalar bunu takip eder.

 Çok önemli bir çalışmaya imza atmasına rağmen sayın Kalafat, her zamanki üslubu ile alçak gönüllülüğünü yine göstererek ``eski Türk inanç veya inançları konusunda yapılması gereken çalışmayı yapabildiğimi sanmıyorum.Yaptığım çalışmanın ihtiyacı karşılayabileceği iddiasında da değilim`` der.

 Kalafat, din konusunda çalışmalar yapanlara da bir gönderme yaparak, farklı bir konuda ilgililerin dikkatini çeker. O`na göre  ``Türkiye`de dini öğreten müesseseler ile öğrenilmiş dini uygulatan din görevlileri, günümüz inanç dünyasına taşınan ve kaynağı çoğunlukla eski inanç sistemi olan birçok inanç ve uygulamayı; bid`ad, hurafe, batıl ve şirk olarak nitelemekte ve din dışı olduklarını belirtmekle yetinmektedirler. İslamiyet`i, ona ait olmayan inanç ve uygulamalardan ayıklamak İslamiyet`in bizatihi gereğidir ve her Müslüman bu uyarıya uymak ve bu mücadeleye katkıda bulunmak zorundadır. Ancak mücadele adına alınan tavrın daha etkili ve realist olabilmesi itibariyle ayet ve hadislerde de yer  almadığı halde Müslüman`ın inanç dünyasına giren uygulamaların kaynağına inilebilme zorunluluğu vardır``. 

Sonuç olarak  Kalafat, şöyle der:``Sizin olan sizi siz yapandır. Sizin olanı tanımadan nasıl ona sahip çıkabilirsiniz``? O halde biz olmak, bizim olanı tanımak için, öncelikle disiplinler arası bir anlayışla, bizi var eden ve bizimle yaşayan sosyo-kültürel değerlerimizi tanımak zorundayız.



Powered by Kürşad KARA