Kültür Sosyolojisi - Altaylardan Anadolu'ya ve Balkanlara Gelen Kültür
Ana Sayfa Giriş Özgeçmişim Fotoğraflarım Yazdıklarım Sizden Gelenler Mesaj Yaz English   
Damgaların Sosyolojisi 
Tarihi Kaynaklar
Ülkelerden Damgalar
Moğolistan
Tuva-Rusya
Tataristan-Rusya
Çuvaşistan-Rusya
Mari El-Rusya
Komi-Rusya
Başkurdistan-Rusya
Hakasya-Rusya
Rusya
Kazakistan
Kırgızistan
Özbekistan
Karakalpakistan
Türkmenistan
Azerbaycan
Nahçıvan-Azerbaycan
İran
Ermenistan
Gürcistan
Türkiye
Ukrayna
Kırım
Moldova
Gagauzya
Romanya
Bulgaristan
Makedonya
Kosova
Arizona-ABD
Los Angeles-ABD
Washington-ABD
Alaska-ABD
Karşılaştırmalı Damgalar
Mezar Taşları
Paradaki Damgalar
Sokaktaki Damgalar
Nesnelerde Damgalar
Kültürel Yansımalar
Sosyal Bilimler Arşivi
Linkler
Ziyaretci
Toplam : 1253217
Bugün : 826
Mut`ta Bir Alevi-Türkmen-Tahtacı Köyünde İnanç, Gelenek ve Görenekler

 Mustafa AKSOY

 Köprübaşı köyünde Temmuz 2003`de bu satırların yazarı tarafından saha çalışmaları yapılmış olup, köy hakkındaki yazarın bilgileri tamamen saha çalışmalarının sonuçlarıdır. Ancak araştırmacı gerek duyduğu konularda bazı atıflar yaparak konu hakkında bazı açıklamalar yapmaya çalışmıştır.

 Adı geçen köy,  adeta kendine bitişik olan Göksu köyü ile birleşerek Belediyelik olmuş. Bu nedenle Köprübaşı köyü Göksu belediyesinin Köprübaşı  mahallesi adını almıştır.. Köy Mut`un güneyine düşer ve Mut`a kırk dört (44) kilometre uzaklıkta olup bir ormanlık dağın eteğindedir.  Köy halkına göre  buraya Horasan`dan çıkarak önce Ceyhan`ya bağlı Dur Hasan Dede (1) köyüne, oradan da bir kısmı İzmir Narlıdere ve Bergama`ya bir kısmı da Silifke`nin Kırtıl köyüne, Kırtıl`dan da bir grup aile ayrılarak Kumaçukuru`na gelerek yerleşiyorlar. Kırtıl köyünde de aynı ayda yaptığımız araştırmada  Köprübaşı halkının fikirlerinin doğrulandığını gördük.

Köprübaşılılar aynen Kırtıl halkı gibi kendilerini Türkmen olarak tanımlıyorlar. Ancak yaptıkları iş nedeniyle yörede kendilerinin Tahtacı  olarak isimlendirildiği belirttiler (2). Narlıdere ve Naldöken/İzmir Tahtacıları da kendilerini Türkmen-Alevi olarak tanımlarlar. Ancak yaptıkları iş nedeniyle Tahtacı olarak isimlendirildiklerini belirtirler (3).

 Aleviliği ile Hz Ali yandaşlığı olarak tanımlıyorlar. Aslında Türkmen Alevi`si olduklarını fakat meslekleri icabı kendilerine Tahtacı dendiğinin bilincindeler. Gerçektende Dur Hasan Dede köyündeki akrabaları, kendilerini Tahtacı olarak değil Türkmen Alevi`si olarak tanımlarlar ve Ceyhan halkı da Dur Hasan Dede köylülerini Türkmen Alevi`si olarak bilirler.

 Eskiden beri köyde cem törenleri Perşembe`yi Cuma`ya bağlayan gece yapılırmış. Dedeleri ``Yanyatır Ocağı``ndan olup Dur Hasan Dede köyünden gelirmiş.Sonradan İzmirdeki Narlıdere Tahtacılarından dedeler gelmeye başlamış. Şimdi ise köyün kendi dedesi olup o da ``Yanyatır Ocağı``na bağlıdır.

 Kazakistan`da da Hoca Ahmet Yesevi`nin müritlerinin türbelerinde de Kazak halkı aynı Alevilerde olduğu gibi Perşembe`yi Cuma`ya bağlayan gece toplanırlar. Herkes getirdiklerini oradaki insanlarla paylaşırlar ve Kazakça dua ederler. İsteyen de birkaç rekat namaz kılarak, kadın erken aynı mekanda yatarlar. Ertesi gün yani Cuma günü de türbenin başına giderek, yine Kazakça dua ederler ve dilekte bulunarak oradan ayrılırlar. Kırgızistan,Türkmenistan ve Kazakistan mezar mezarlarının veya türbelerin hemen hepsinde ``koç başı``nın olması yada koç başı damgasının olmasıdır. Koç başını Tokat`da  Hubyar Sultan Ocağı ve Beydili Sıraç Türkmenlerinnin yaşadığı Acısu/Zile köyündeki Veli Baba- Anşabacı Cemevi`nde de görmek mümkündür (4). Ayrıca Acısu köydeki mezar taşlarının özellikle Kazakistan`da çok yoğun görülen ve adına ``kulgu taş`` denilen taşlarla aynı olması dikkate şayandır. Koç başlı mezar taşlarını Tunceli, Erzincan, Van, Bitlis, Iğdır, Kars mezarlarında da görmek mümkün (5).

Kumaçukuru mezarlarında ``kaz ayağı`` damgası var. (Bu damgayı Kırtıl köyündeki mezarlarda da gördük.) Köy halkına göre bu damga, Fatih Sultan tarafından İstanbul`un fethi için gemi yaptırmak amacıyla Kazdağı`na yerleştirilen Türkmen-Tahtacıların birbirlerini tanımaları amacıyla  verildiğine inanılmaktadır.

``Cem törenleri``ne katılmak için insanların birbirleriyle musahip olması gerekir. Musahiplik Alevi kültüründe çok önemlidir. Musahip olanlar dünya ahiret kardeşi sayılırlar. Musahip olacakların öncelikle düşkün yani kötü davranışlarının olmaması gerekir. Evlenmeden önce yani bekarlar musahip olamazlar. Ayrıca musahip olmak için ikrar verilmesi gerekir (6). İkrar vermek ise adeta bir bakıma dede karşısında yeminleşmektir. Muhasip olmak isteyenler ortak bir kurban alarak onu keserler. Dede huzurunda musahip olurlar, musahiplik adeta kardeşlikten bile öncedir. Musahiplik bir süre devam eder, Sonra bir kurban daha kesilir. Buna ``öz kuranı`` denir. Artık musahiplik kesinleşmiştir. Öz kurbanından önce dört defa musahiplikten vazgeçilebilir. Bir kişi ancak bir kişi ile muhasip olabilir. Ayrıca musahip olmak için iki kişinin de Alevi olması gerekir.

Musahiplikten bir önceki aşamada ``aşina`` olunur  Aşina olacak olanlar, bir horoz  alarak onu cemde keserler ve  ceme katılanlara yedirirler. Aşina olmak içinde her iki kişinin Alevi olması gerekir. Aşinalık yakınlık ve dostluk ifade eder.

Aşinalıktan önce ise``peşine`` olunur.Peşinelik aşinalığa giden ilk aşama olup, tanışıklık olarak bilinir. Burada da iki kişi birer elma alır. Onu dört kişi bölüşerek dedenin huzurunda yerler ve böylece ``peşine`` olurlar. Doğu ve Güneydoğu Anadolu`daki düğünlerde de damat gelinin başına bereket getirsin anlamında elma atar. Ayrıca düğünlerde bayrağın ucuna da elma takılır (7).

Ceme ``ölmeden öl, mahşer olmadan kendini sorgula`` diyerek öz öldürülerek girilir.

Ceme katılanlar ceme çeşitli yiyecekler getirirler. Bunlar ortaklaşa yenilerek sonra semah yapılır. Semah İslam`ı ilk kabul eden kırklardan gelir. İnancımızda eski Türk kültürünün de önemli izleri vardır. Semah da niçin dönüldüğünü bilmiyoruz.Fakat Kuran`da Fetih suresini 17-18 inci ayetlerinde ``onlar Allah için dönüyorlar`` denir. Buradan gelme ihtimali yüksektir. Semahtan sonra ``gülbenk-gülbank`` yani dua yapılır.

Mengi ise semahtan farklı olup, semahlara göre biraz daha hızlı oynanır. Genellikle de düğünlerde ve eğlencelerde oynanır. Bazen semahlardan sonrada oynanabilir. Mengiye ``yeldirme``de denir.

 Yazın cem yapılmaz. Çünkü yazın herkes işinde gücünde olur. Erkeklerin büyük çoğunluğu da ormanda ağaç işleriyle uğraşırlar. İlk cem güzün yapılır. Bu cemde herkesin katkısıyla kurban kesilir. Bu kurbana ``birlik kurbanı`` denir.  Baharda ise yani insanlar köyden dağılıp ormanda çalışmaya başlayacakları zamanda belli bir cem töreni yapılmaz. Bilindiği gibi İslam öncesi Türklerde bir bahar birde güz olmak üzere iki büyük tören yapılırdı.

 Biz Sünnilere eskiden ``yezid`` onlarda bize ``mum söndü`` yapıyor derlerdi bu nedenle ceme onları almazdık. Fakat  o fikirler şimdi çok değişti, ancak onları çağırıyoruz yine gelmiyorlar. Aslında bu tür davetlere Sünniler katılmış olsa, iki grup arasındaki olmayan fakat varmış gibi algılanan bazı olumsuz yaklaşımları azaltılmış olur veya tamamen ortadan kalkmasına yardımcı olur düşüncesindeyiz.

 Burada bir hatıramı nakletmek isterim. 1993 yıllarında Elazığ`nın Ağın ilçesinde saha çalışması yapıyordum. Bir Sünni köyden çok yakınındaki Alevi köyüne giderek araştırma yapmaya başladım. Bölgenin genel özelliğinden her evde çeşitli ikramlar yapılır, ben de mümkün olduğu ölçüde o ikramları kabul ederdim. Fakat  zamanımın darlığından Sünni köyünde yemek yemeyi kabul etmeyerek Alevi köyünde hem yemek yerim hem de araştırma yaparım düşüncesi ile Alevi köyüne geçtim. Tanıştıktan sonra çalışmalarıma başladım. Fakat ev sahibi bana yemek teklifi yapması gerekirken çay teklifinde bulundu. Ancak bu esnada beyi ile ev hanımı sık sık birbirine bakışıyordu. Ben işi uzatmayarak ben acım. Niçin bana yemek değil de çay teklif ediyorsunuz dediğimde, önce bir tuhaflık yaşadıklarını, sonra gözlerinin içi gülerek ``biliyorsun  biz Aleviyiz yemezsin diye düşünmüştük`` dediler. İşte yaşanan bu basit olay dahi Alevi ve Sünni kesim arasında sunide olsa bir problemin olduğunun sanırım küçük bir işareti olsa gerek.

 ``Dedelik soydan gelir ve kökü Hz. Ali`ye dayanır``. Bu cevap karşısında  görüşme yaptığım dede ve yanındakilere şöyle bir soru yönelttim: Siz Türkmeniz diyorsunuz.. Sonrada dede olmak için Hz. Ali`nin soyundan gelmek gerek diyorsunuz. O halde Hz. Ali Türk mü dedim. Bu soruya dede aynen şu cevabı verdi: ``Hocam o soruya doğrusu pek açık cevap veremiyoruz. Fakat Hz. Ali taraftarları  ve Ehlibeyt`e  zulüm yapılınca onlar Hz. Ali`nin direktifi ile Horasan ve Maveraünnehir taraflarına gitmişler. Burada yaşayan Türk bayanlarıyla evlenen erkekler olmuş. Dolayısı ile Hz Ali taraftarları ve Ehlibeyt  Türklerle akraba olmuşlar. Biz göre de dedelik oradan gelmedir.. Bunun dışında doğrusu pek bir şey bilemiyorum`` dedi. Bu görüşü  dedenin yanında bulunan diğer ak sakallılarda onayladı. Yeri gelmişken ifade etmekte yarar var. Özbekistan`da 1997 yılında yaptığımız bir çalışmada  Mari kentinde İmam Hüseyin ile İmam Hasan`ın ve Hive kentinde de  İmam Zeynel bin Abidin`in mezarlarının olduğunu ve onları gördüğümüzü belirtmekte yara var. Bu mezarları ziyarete gelen insanlar, bunların asıl  olduğunu Iraktakilerin ise sembolik olduğuna inandıklarını ifade ediyorlardı. Hatta Çeçenistan`dan gelen bir ziyaretçi ile Zeynelel bin Abidin`in mezarında karşılaştık.

  Saz eski Türk kültüründen gelir. Nefes ise Türklerdeki halk aşıklığından gelir.  Aslında Alevilerin sazı  biraz farklı olup ona ``çöür`` denir. Çöürün  normal sazlardan bir farkı da beş telli olmalarıdır.

 ``Sultan navrız`` baharın başlangıcı olup, Hz. Ali`nin doğum günü de 21 Mart`tır. Navrız akşamı Cem yapılır.Bu cemde horoz kesilir semahlar dönülür. Ertesi gün mezarlık ziyareti yapılır.

Bu köyde ve Mut`un diğer Alevi köylerinde kirvelik yoktur. Sünnet olacak çocuğu köyden herhangi biri tutarak sünnet ettirirler. Ancak Silifke Alevilerinde kirvelik vardır. Bizim Doğu Anadolu Alevileri hakkında yaptığımız araştırma sonuçlarına gör ise buradaki Alevilerde ``kirvelik`` çok önemlidir. Hatta bazı yerlerde kirve olmadan evlenecek delikanlıya kız dahi istenemez.  Yani kız isteme hakkı kirvenindir. Ayrıca kirve amcadan da önce gelir. Mesela amcanın kızı ile evlenmek mümkünken, kirvenin kızı ile evlenilmez. Çünkü kirve çocukları bacı-kardeş sayılırlar (8).

Kız istemeye oğlan tarafından iki kişi gider bunlara``düür`` denir. Nişan yapılmaz onun yerine ``asbap`` keserler. Düğüne insanları davet etmek için gönderilen şeye ``okuntu`` denir (9). Düğünde  oğlan evinde yüksekçe bir yere Türk bayrağı asılır. Bayrağın başına ayna, meyve ve renkli bezler takılır. Bayrağın altında kurban kesilir. Eskiden düğünler Salı başlar Perşembe akşamı biterdi. Akşam dede yeni çiftin nikahını kıyar, kına yakılır ve ağıt okunurdu. Gelin damat evine geldiğimde gelinin başına damat ve sağdıç ``saçı`` saçar. Düğün de hizmet eden beli gençlere ``bayraktar`` denir. ``Sağdık`` ise genellikle  köyde en son evlenen kişi olur. Eskiden atla gelen gelin attan indiğinde koç kurban edilir ve damat babası geline indirmelik verir. Gerdek sabahı gelinin başı bağlanır ve geline nasihat edilir.  Dedenin hanımı ``asbap`` kesmede ve baş bağlamada önderlik eder.

Köy miras eşit olarak dağıtılır. Burada herkesin rızalığı alınır. Eğer rızalık olmazsa ``kura`` çekilir. Bu sonuca herkes uymak zorundadır. Bu nedenle hiç kimse mahkemelik olmamıştır.

Köyde ölüm olursa o konuda bilgili olan insanlar ölüyü yıkarlar. Beyaz beze kefenlerler. Ölüye elbise giydirilmez. Cenaze namazını da köyde namaz kıldırmasını bilen bir kıldırır. Eskiden mezara döşek yastık koyma adeti yoktu. Fakat şimdi böyle bir adet çıkmıştır. Ölünün başına yastık, altına da döşek koyuyorlar. Ölü sabah kalırsa sabaha kadar başında saz çalınır ve ağıtlar söylenir (10). Dünya malına tamah edilmemesi gibi konuları olan nefesler okunur. Ölü evine ilk gün herkes yemek getirir.  3, 7, 12, 40. günde ve yılında anmalar yapılır.

Baba evinden ayrılarak kendi evini kuran evli çocuğun ocağını dede sembolik olarak, ``ya Allah, ya Muhammet, ya Ali`` diyerek kazmayla üç defa yere vurur. Sonra dede yine ocağı sembolik olarak yakar. Eskiden sabahları ocağın önünde ``geçmişteki günahlarımızı affet, gelecekteki yaşantımızı hayırlı kıl`` anlamında niyaz yapılırdı. Çünkü ocak kutsaldır. Mesela el yüz yıkanmadan ocağın karşısına geçilmez ve niyaz yapılmadan başka işlere başlanmaz. Ocağın yanması hayatın devam ettiği anlamına gelir.

 İsteyen Muharrem`den sonra  11gün oruç tutar, 12. gün aşure yapılır. Aşureden sonra dedenin dualadığı suya ``sakğa su`` (11) denir. Bu su sembolik olarak halka dağıtılır. Sakğa suyu içildikten sonra  imam ``Hüseyin`in ruhu şad olsun, yezidin yüzüne lanet olsun`` denir. Sakğa suyu bu günün dışında ``gece kurbanları``nda da içilir. Çünkü gece kurbanlarında normal su içilmez. Burada da bu suy İmam Hüseyin için içilir ve suyu dağıtan kişiye ``sakğacı`` denir. Eğer gecede dağıtılan su artarsa geri kalanı yere dökülmez bu nedenle geri kalan suyun tamamını sakğacı içmek zorundadır. Dolayısı ise sakğacı suyun dağıtımını iyi ayarlamak zorundadır.

______________________

DİPNOTLAR

1. Cumhuriyetin ilk yıllarında ``Aleviler ve Tahtacılar`` hakkında yaptığı çalışmalarıyla tanınan Yusuf Ziya Yörükkan`ın saha çalışmasına göre, ``Dur Hasan Dede, hayatta iken Adana civarında maruf idi... Dur Hasan Dede Horasan`a gidip İmam-ı Rıza`dan şecere almıştır. Bunun ahfadından Ali Çelebi, Bergama tarafındadır. Mezarı malumdur. Dur Hasan Dede`nin torunu Kürklü Hasan Baba, Nif civarında metfundur.Büyük dedemiz (üçüncü nesil) Hızır Dede, Narlıdere`ye gelmişve burada yatıyor. O tarihten itibaren Yanınyatır Oğulları buradandır. Biz ananeye nazaran Bektaşilerden evveliz. Hacı Bektaş Kolu, İmam-ı Rıza`nın oğlu İbrahim Mucip (?) dendir. Biz Yanyatırlar, İmam-ı Rıza`dan olduğumuz gibi, silsilemiz Musa Kazım`a kadar çıkar. Fakat Dur Hasan Dede`den itibaren bu silsilenin Musa`a Kazım`a kadar şeceresi malumumuz değildir. Bizim dedelerimize yakın zaman kadar Çelebi namı verilirdi``. Tahtacılar için iki önemli türbe vardır. Bunlardan birincisi Dur Hasan Dede, ikincisi de İbrahim-i Sani türbesidir (Yörükan, Y. Z., Anadolu`da Aleviler ve Tahtacılar (Yayına Haz.., T. Yörükan), Ankara , 1998, s. 153, 262.).

2. Tahtacıların Türkmen mi yoksa  diğer aşiretlerden olduğu konusunda geniş çaplı bir karşılaştırmalı çalışma yapan İ. Engin`e göre Tahtacılar ``Oğuz boylarından olsun, olmasın ya da Oğuz boylarıyla diğer Türk boylarının karışımı sonucunda oluşsun, Tahtacılar  `Türkmen  kimliği ile özdeşleşmiştir. Tahtacılar kendileri için, `Türkmeniz` derken, diğer topluluklar da onları `Türkmen` olarak görmektedir``, diyerek çok geniş bir referans listesi sıraladığı gibi kendi saha çalışmalarını da kaynak olarak gösterir (Engin, İ.,  Tahtacılar-Tahtacılar Kimliğine ve Demografisine Giriş,  İstanbul, 1998, s. 13-74, 65.).

Yörükan`da aynı konuda Tahtacıların ağzından şu bilgileri aktarır: Bizim Ramazon Oğulları, Tavaslı Oğulları, Kara Osman Oğulları , Çelikanlı, Hızır Abdallı, Hubyarlı ve Ağaçeri ve Şehbeli aşireti ile  bizim bir ilişkimiz yoktur. ``Yalnız bizim aşiretler evvelce, ekseriyetle Adana Kozan, Maraş, Antep taraflarında bulunurlarmış...Adana vilayetinin Misis tarafında Karaağaç`da, Hasova denilen yerde altmış haneli bir çiftçi köyü vardır. Bizim ceddimiz olan Dur Hasan Dede bu köyde metfun olduğu için bu köye Dur Hasan Dede adı verilmiştir. Buna altı saat mesafede, Haçin cihetinde diğer bir köy aynı ocaktandır. Buna Türkmen köyü derler.. O civardaki halk, bu iki köy ahalisine Türkmen dedikleri gibi oraya gittiğimiz zaman bize de `Türkmen Babası geldi` derler. Halbuki biz bu iki köye, Maraş işi alacadan nakışlı aba giydikleri için Alaca Abalı deriz. Buna nazaran bizim Ala Abalı oymağından sayılmamız gerekirken biz kendimize Çaylak deriz. Fakat bütün bu isimler, bizim Türkmen olmamıza mani değildir. Türkmenlerin ve Yörüklerin birçok oymakları vardır. Bizim oymaklarımızın hepsi Türkmendir ve Yanyatır ailesine veya Hacı Emirlilere mensup oldukları için Tahtacı namı altında birleşirler. Evvelce bize yalnız Türkmen denirdi. Nitekim Çanakkale`deki Tahtacı köylerine el`an oralarda  Türkmen denilmektedir. Halbuki bu Türkmenler, Narlıdere`deki ocağa bağlıdırlar. Aksaray`daki Tahtacılara da yerli ahali kamilen Türkmen diye hitap eder. Fazlaca olarak buradaki Tahtacıların nüfus sicillerindeki kayıtları da Türkmen şeklindedir.Ve nüfus kayıtları tutulmaya başlandığından beri böyledir. Bunlar aynı zaman da Alevidirler. Ve Yanyatır Ocağı`na mensupturlar``. (Yörükan, Y. Z., a. g. e., s. 458-459).

Bizde Silifke, Mut/Mersin, Edremit/Balıkesir, Alanya/Antalya, Bergama/İzmir`de  yaptığımız saha çalışmalarında Taktacılara  Türkmen dendiğini tespit etmiştik. Hatta Edremit`de Türkmen kavramının Tahtacı karşılığında kullanıldığını yöre halkından dinledik.  Kadirli`nin Yusufizzetin köyünde ikamet eden Torunlar aşiretinden birinin boyu uzun olduğu için ondan türeyenlere de aslında Torun oldukları halde,  bu satırların yazarının da aynı kökten olduğu bir kısım Torunlara  Uzunağalar dendiğini biliyoruz. Dolayısı ile yukarıdaki örnekler bize bazı kavramlar hakkında çok ciddi çalışmaların yapılması hususunu hatırlatmaktadır.

3. Küçük, M., Horasan`dan İzmir Kıyılarına Cemaat-ı Tahtacıyan, İstanbul, 1995, s. 27

4. Kenanoğlu, A.,-Onarlı, İ., Hubyar Sultan Ocağı ve Beydili Sıraç Türkmenleri, İstanbul, 2003, s. 171-173.

5. Kenanoğlu, A.,- Onarlı, İ., a. g. e., s.237, 240. Kazakistan`daki ``kulgu taş`` ve Türk dünyasındaki koç başlı mezar taşları  için bakınız: ``Minusinsk-Abakan`dan Tunceli Mezarlarına Koçbaşı Motifi`` adlı makalemiz.

6. Daha geniş bilgi için bakınız: Korkmaz, E., Ansiklopedik Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1993, s. 254, 106,181.

 7. Aksoy, M., Kültür Sosyolojisi Açısından Doğu Anadolu, İstanbul, 1996, s., 118, 120, 132-133.

8. Aksoy, M., ``Türkiye`de Kirveliğin Kültür Sosyolojisi Açısından Tahlili``, V. Milletlerarası Türk Kültürü Kongresi Gelenek Görenek İnançlar Seksiyonu Bildirileri, Ankara, 1997, s. 48-50.

-Yazarın Notu: Okuduğunuz makaleyi yazım hataları olabilir düşüncesi ile ``Sosyal Bilgiler`` alanında Yüksek Lisan yapan en başarılı öğrencilerimizden birine okuması için vermiştim. Öğrenci ``sünnet`` kısmını okuyunca ``hocam Aleviler sünnet oluyor mu`` diye bir soru sordu. Bu soru karşısında hem utandım, hem de eğitim- öğretim sistemimizin ne kadar yetersiz olduğuna bir kez daha şahit oldum. Çünkü biz sosyal bilgiler alanında öğrencilerimize dünyadaki çeşitli halkların kültürünü okutuyoruz ya da onlar o kültürlere ilgi duyuyorlar. Fakat kendi kültürümüzün çok önemli konuları hakkında bile maalesef  kayıtsız kalabiliyoruz. Oysa bu öğrenciler, Türkiye`de öğretmenlik yapacaklar veya  yapsın diye yetiştiriyoruz.

9. ``Okuntu`` kavramı  Orhun abideleri ile İslam öncesi ve sonrası Türklerde ``ok, oku, okı, ohkı, ogi`` şeklinde ``okumak, ev, nesil, boy, kavim, çağırmak, davet etmek`` anlamında kullanılmıştır. Bizde yapmış olduğumuz saha çalışmalarında  Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Batı Anadolu ve Akdeniz bölgesinde okuntu kavramının ``çağırmak, davet etmek`` anlamında kullanıldığını tespit etmiştik.

-Gabain, A. V., Eski Türkçenin Gremeri (Çev.M. Akalın), Ankara, 1988, s.289, 228.;

-Tekin, T., Orhun Yazıtları, Ankara, 1988, s.155.

-Ergin, M., Orhun Abideleri, İstanbul, 1984, s.124-125.

-Yusuf Has Hacip, Kutatgu Bilig-İndeks (Haz. R. R. Arat), İstanbul, 1979, s.336.   

-Kaşgarlı Mahmut, Divan-ü Lügat-it Türk-İndeksi (Haz. B. Atalay), Ankara, 196s.430.

-Eckmann, J., Çağatayca El Kitabı (Haz.G. Karaağaç), İstanbul, 1988, s. 272.

-Süleyman, O.,  Az İ Ya (Çev. N. Seferoğlu), İstanbul, 1992, s.148.

-Eröz, M., Milli Kültürümüz ve Meselelerimiz, İstanbul, 1983, s. 116.

-Aksoy, M., Kültür Sosyolojisi Açısından Doğu Anadolu, İstanbul, 1996, s. 118-120.

10. Bilindiği gibi İslam öncesi Türklerde ``kam`` (Genellikle büyük bir yanlışlık ve onun getirdiği alışkanlık olarak ``kam`` yerine ``şaman`` kullanılmaktadır.) bugün kam yerine Kazakistan`da ``bakşı`` Kırgızistan`da ise ``baksı`` kavramı kullanılmaktadır. Kamların kopuz, davul çalarak kötü ruhları kovduğu ve koruyucu ruhları çağırdığı bilinmektedir. Buradaki saz çalma geleneğinin de bu geleneğin bir devamı olma ihtimali yüksektir.

11. Bu kavrama  eğer dikkatimizden kaçmamışsa, Tahtacı-Türkmenler hakkında yapılan diğer çalışmalarda rastlayamadık.


 Bu yazının PDF halini indirmek için tıklayın

Powered by Kürşad KARA